Zaman Yolculuğu: Okunan İlk Kitaba Manifesto
Farz edin ki zamanı, tam da bu kitabın adını taşıyan o katlanır sarı cetvel gibi kendi üzerine büktüm.
Cetvelin 2026’yı, şantiyeleri, ağır tecrübeleri ve kurduğum yeni dünyaları gösteren ucunu tuttum; sonra onu geriye, ilkokulda okuma yazmayı yeni söktüğüm o ilk güne doğru katladım.
Karşımda küçüklüğüm var. Siyah önlüğü ve kolalı beyaz yakasıyla küçük masasında oturuyor. Okulda ona ezberletilen “Ali ata bak” fişlerinden, herkesin uyması beklenen o hazır cümlelerden daha o gün sıkılmış. Kendi başına okuyacağı ilk gerçek kitabın kapağını açmak üzere.
Zamanı büktüğüm o sıfır noktasında, o küçük çocuğun masasına iki şey bıraktım: yılların tozlu şantiyelerinde yıpranmış ama ölçüsü şaşmamış sarı cetvelimi ve mürekkebi henüz kurumamış bu kitabı.
Hiç konuşmadık. O çocuk, hayatında okuyacağı ilk gerçek kitabı eline aldı ve heceleyerek sayfaları çevirmeye başladı. Ben sadece izledim.
Başta okuduklarını sıradan bir çocuk masalı, kralların ve şövalyelerin hikâyesi sandı. Ama sayfalar ilerledikçe okuması hızlandı. Gözlerindeki şaşkınlığın yerini, ne istediğini anlamaya başlayan bir dikkat aldı. O kitap bir masal değil; ileride inşa edeceği kulelerin ve kendi kuracağı oyunun gizli haritasıydı.
Satır aralarında asıl geleceğini okudu: “Mesele sadece sana verilen legolarla oynamak değilmiş,” dediğini duydum içinden. “Günü geldiğinde kendi oyununu kurmak, başkalarının koyduğu kuralları sorgulamak ve gerekirse her şeyi yeniden çizmekmiş.”
Sonra en önemli kurala geldi. Gelecekteki aklımla yazdığım o sırrı, daha yeni şekillenen zihnine bir daha unutmamak üzere kazıdı:
“Kocaman bir kale yaparken, en altta duran ama aslında çatlak olan tahta blokları en baştan fark etmek gerekiyormuş. Kırık bir parça gördüğünde üzülmeyeceksin; onu oradan çıkaracaksın. Çürük malzemeyi temele koymayacaksın ki, kurduğun yapı bir gün senin üstüne yıkılmasın.”
Fakat o çocuğun, yani benim, büyüdüğünde büyük işlerin altına korkmadan girmesini sağlayacak asıl sır, o ilk kitabın kalbindeydi. Kuracağı kulelerin, vereceği mücadelelerin ve taşıyacağı sorumlulukların yalnızca kendisi için olmadığını orada fark etti.
Sayfaların sonunda henüz tanışmadığı iki ismi heceledi: Melis ve Elif…
Kendi isminin baş harflerini taşıyan, hayatımın en kıymetli iki eserini… Büyürken yaşayacağı zorlukların, “M.E.” imzasını geleceğe taşıyacak bu iki isme bırakılacak sağlam ve temiz bir miras için olduğunu o an anladı.
Küçüklüğüm, okuduğu o ilk kitabı bitirip kapağını yavaşça kapattı. Küçük ellerini sarı cetvele uzattı; kilidini “tık” diye açıp masanın üzerine serdi. Gözünde artık karanlıktan ya da düşmekten korkan bir çocuk değil, kendi yolunu görmeye başlayan bir insanın ifadesi vardı.
Okulun öğrettiği standart cümleleri değil, kendi hayatının ilk keskin kuralını kâğıda çizerken odada yalnızca şu fısıltıyı duydum:
“Kırık oyuncaklar ayrıldı. Temel sağlam atıldı. Kendi oyunumuzu kuruyoruz. Başlıyoruz.”
İşte bu kitap, o zaman yolculuğu yalnızca bir hayal olduğu için yazıldı. Ben kırık parçaları sahada yaşayarak, düşüp dizimi kanatarak, bazı yapıları enkazdan çıkarıp yeniden kurarak öğrendim.
Bu satırlar; hayatındaki ilk çizgiyi çeken öğrencilere, şantiyenin tozunu yutmaya hazırlanan yeni mezunlara ve bu tecrübelere ihtiyaç duyan herkese, Türkiye’nin 1838. İç Mimarlarından biri ve “Sistem Kuran İç Mimar” Mustafa Erciyas’ın armağanıdır.
Benim zorluklardan geçirerek sağlamlaştırdığım bu sarı cetvel, sizin de kendi yolunuzu ölçerken tutunacağınız sarsılmaz bir temel olsun.