Stüdyo, Bestekâr Sokak’tan Gelen Masa ve Ziya Tanalı (2004–2005)
Asıl Mevzu Başlıyor: Şantiye Tozu ve Stüdyo
Hazırlık bitti, İngilizce kurları pragmatik bir zekâyla aşıldı ve nihayet esas mevzuya, Çankaya Üniversitesi İç Mimarlık stüdyolarının büyük kapısından içeri girdik. İçimde tarifsiz bir heyecan vardı; ama ticaretten ve sahadan gelen analist gözüm de susmuyordu. Etrafı, sınıf arkadaşlarımı ve hocaları dikkatle süzüyordum. Sınıftaki birçok kişi Ankara’nın ya da Türkiye’nin güçlü liselerinden, kolejlerinden veya güzel sanatlar altyapısından gelmişti. Onların dili tasarım, sanat, estetik ve kavramsal düşünceydi.
Yalan yok; stüdyoya ilk adım attığımda bazı konularda kendimi onlardan farklı, hatta daha sağlam basan bir yerde hissediyordum. Çünkü onlar kâğıt üzerindeki bir duvara baktığında formu, rengi ve mekâna katacağı duyguyu görüyordu. Ben ise aynı duvara baktığımda metrajı, tuğlayı, gazbetonu, ustanın yevmiyesini, iş programını ve hafta sonu kesilecek hakedişi de görüyordum. Aydınlıkevler Ticaret Lisesi’nin köşeli disipliniyle çocukluğumdan beri şantiyelerde yuttuğum harç tozu, beni o stüdyoda başka bir yere koyuyordu. Ben oraya yalnızca güzel şeyler çizmek için değil; uygulanabilir, rasyonel ve ekonomik olanı sistemli biçimde inşa etmek için gelmiştim.
Bilkent Vizyonu, Mustafa Abi ve O Efsane Masa
O dönem beni çizim masasının başına çağıran en güçlü şeylerden biri de odamdaki yeni çalışma masamdı. Babalarımız kuzen olan ve benim için hep Mustafa Abi olarak kalan Mustafa Ata Yüksel, katsayı engeli yüzünden kapısından döndüğüm Bilkent Üniversitesi İç Mimarlık Bölümü’nden yeni mezun olmuştu. İstanbul’a yerleşme kararı aldığında, Ankara’da Bestekâr Sokak’taki evinde bizzat tasarladığı o çalışma masası sökülüp doğrudan benim odama getirildi.
O masa sıradan bir çizim tahtası ya da standart bir öğrenci mobilyası değildi; iki kişilik, mekânı baştan başa kullanan, detayları düşünülmüş özel bir tasarımdı. Bir iç mimarlık öğrencisinin sabaha kadar çizim yaparken, maket keserken ve proje üzerine düşünürken ihtiyaç duyacağı pek çok şeyi karşılıyordu. O masaya her oturduğumda yalnızca ahşaba değil, Bilkent tedrisatından geçmiş bir abinin vizyonuna da temas ediyordum. Masayı bana devrederken kulağıma küpe olacak ilk mesleki tavsiyesini de vermişti:
O masanın ölçüsü, yüzeyi ve çalışma düzeni bana tasarlanmış bir eşyanın insanın disiplinini nasıl etkileyebileceğini gösterdi. Masaya oturduğumda yalnızca ödev yapmak için değil, başka bir hayata hazırlanmak için oturuyordum. Geceleri yorgunluktan dağıldığımda bile o masa bana “buradan kalkarsan değil, burada kalırsan değişirsin” der gibiydi.
"1. sınıfta sıkı tut ki, sonra rahat edesin." Bu cümle, şantiyeden ve ticaretten gelen iş bitirici tarafımı hemen harekete geçirdi. O masa benim için sadece çalışma alanı olmadı; disiplinin, hedefe kilitlenmenin ve ileride yapacağım özel tasarımların ilk sembollerinden birine dönüştü.
Fakat stüdyo hayatı dışarıdan göründüğü kadar romantik değildi. Uykusuz geceler, sabaha karşı bitmeyen maket kesimleri, parmaklardaki falçata izleri ve ağır teslim sabahları her zaman kolay geçmiyordu. Bazen yorgunluktan gözlerimin kapandığı, maket bıçağını tutacak gücümün kalmadığı ve karanlık odada kendi kendime "Olmuyor galiba, ben bunu yapamıyorum" dediğim anlar da oldu.
Tam o kırılma anlarında ellerimi masanın ahşap yüzeyine koyar ve onun bana hatırlattığı gerçeğe tutunurdum. Bu masada benden önce sabahlanmış, bu masanın üzerinde bedeli ödenmiş bir diploma alınmıştı. O diploma bu masada alınabildiyse, ben de kendi yolumu açabilirdim. Masa, tükenmişlik anlarında beni ayakta tutan sessiz bir mentor gibiydi.
Teknik Çizimde Bir "Algoritma" Harikası
Mustafa Abimin o masasında dirsek çürütmeye başladığımda, karşıma ilk büyük akademik sınavlardan biri çıktı: Teknik Çizim. Sınıftaki birçok arkadaşımın liseden ya da kurslardan gelen çizim alışkanlığı vardı. Ben ise profesyonel anlamda T cetveli, gönye ya da rapido kalemle neredeyse ilk kez karşılaşıyordum.
Kısa sürede şunu fark ettim: Teknik çizim serbest bir ilham meselesi değil; kural, geometri, nizam ve mizan meselesiydi. Ticaret lisesinde bilançoları kuruşu kuruşuna denkleştirirken kazandığım netlik, C++ kurslarında öğrendiğim algoritmik düşünce ve muhasebenin hata kabul etmeyen düzeni, teknik çizimin keskin çizgilerinde karşılığını buldu. Çizim geçmişim sınırlıydı ama sistem okuma refleksim güçlüydü. Planı, kesiti ve paftayı bir problem gibi çözmeye başladım. O derslerde aldığım yüksek notlar bana şunu gösterdi: Mesele yalnızca doğuştan gelen sanatsal yetenek değil, sistemi okuyup doğru algoritmayı kurabilmekti.
Dumanlı Stüdyo ve Masal gibi Dinlediğim Adam: Ziya Tanalı
Derken, iç mimarlık eğitiminin omurgası olan Basic Design I (Temel Tasarım) dersi başladı. Karşımızda Türk mimarlığının en ağır, en saygın ve efsane isimlerinden biri duruyordu: Ziya Tanalı.
Ziya Hoca’nın fazlalığa, süse, abartıya ve yalana tahammülü yoktu. Mies van der Rohe’nin "Az, çoktur" felsefesini yalnızca anlatmaz, adeta yaşatırdı. Her şeyi en sade, en çıplak ve en vurucu haliyle isterdi. Onun dersini dinlemek, sert bir tasarım disiplininin arkasındaki büyük düşünce dünyasına girmek gibiydi. Bazen stüdyonun ortasında durur, sigarasını yakar ve dumanlı havanın içinde büyüleyici bir sakinlikle konuşmaya başlardı.
Ne güzel konuşuyor, ne güzel anlatıyordu... Şantiyenin tozunu yutmuş, ticaret lisesinin köşeli mizanından çıkıp gelmiş benim gibi düz mantık bir adamı bile kelimeleriyle yakalıyor; tasarımı bir felsefe, neredeyse bir şiir gibi ruhumuza işliyordu. Sınıfta çıt çıkmazdı. O dumanlı stüdyoda yalnızca tasarımı değil, hayatın da az ve öz olan dengesini öğrenmeye başlıyorduk.
Depo, Marangoz ve "Yine Yapmışsın Yapacağını"
O masalsı derslerin aksine, jüri günleri stüdyoda nefeslerin tutulduğu anlardı. Herkesin maketi büyük stüdyo masalarına dizilir, Ziya Hoca tüm ağırlığıyla içeri girerdi. Maketlere isim yazılmazdı; her şey anonim kalırdı. O sessiz duruşuyla isimsiz maketlerin arasında gezinir, elindeki kırmızı lazer ışığını projelerin üzerinde dolaştırırdı.
Arkadaşlarım sanat kırtasiyelerinden aldıkları pahalı balsalarla ve ince maket kartonlarıyla formlar kuruyor, altlarına kendi çaplarında kavramsal anlamlar yerleştiriyordu. Benim maketlerim ise çoğu zaman o şık malzemelerden çıkmıyordu. Babamın evimizin alt katındaki inşaat malzemeleri deposundan bulduğum gerçek parçalarla ya da mahallemizdeki marangoza özel kestirdiğim ahşaplarla çalışıyordum. Zorlama anlam üretmekten çok, şantiyede gördüğüm yapısal doğruluğu ve malzemenin kendi doğasını makete taşımaya çalışıyordum. Ahşap ahşap gibi davranıyor, taşıyıcı gerçekten taşıyordu.
İlk jürilerde Ziya Hoca'nın lazeri dönüp dolaşıp benim maketimin üzerinde durduğunda başını kaldırır ve stüdyoda yankılanan o tok sesiyle sorardı: "Çocuk, bu senin mi?"
Zaman geçtikçe Ziya Hoca, alt kattaki şantiye deposundan ve marangoz tezgâhından gelen o dürüst, net ve yapısal imzamı tanımaya başladı. Benim maskesiz tavrım, onun aylarca anlattığı modernizm, strüktür ve yalınlık felsefesiyle örtüşüyordu. İlerleyen jürilerde lazer yine gelip süslü maketleri geçerek benim isimsiz maketimin üzerinde durduğunda artık "Bu senin mi?" diye sormazdı. Gözlerimin içine bakar, yüzünde hafif bir tebessümle bütün stüdyonun ortasında o cümleyi kurardı:
"Çocuk, kalk bakalım anlat... Yine yapmışsın yapacağını!"
İki Usta, İki Farklı Dünya: Babam ve Ziya Hoca
İşin bir de stüdyodan çıkıp eve, o malzemeleri aldığım depoya dönen yüzü vardı. İlkokuldan sonra çıraklıktan başlayıp inşaatın kalıbından sıvasına, temelinden çatısına kadar her aşamasında ter dökmüş babam Coşkun Erciyas, jüri günlerinin akşamında beni merakla beklerdi. Kapıdan girer girmez, oğlunun bu zorlu eğitimde ne yaptığını öğrenmek isterdi: "Nasıl geçti jürin?"
Ben de heyecanla, "Ziya Hoca çok beğendi baba" diye anlatmaya başlardım. Babam masanın üzerindeki maketlere, soyut ahşap parçalarına ve marangozdan alınmış kütüklere uzun uzun bakar; koskoca bir profesörün tam olarak neyi beğendiğini anlamaya çalışırdı. Onun dünyasında malzeme, sahada iş gören ve sağlam duran şeydi. Ziya Hoca’nın dünyasında ise aynı malzeme, düşüncenin ve strüktürün diliydi.
Babam için beğenilmek, elle tutulur bir sonuca dönüşmeliydi; duvar yükselmeli, kapı takılmalı, boya bitmeli, iş teslim edilmeliydi. Ziya Hoca ise bazen görünmeyen niyeti, sadeleşmiş formu ve malzemenin dürüstlüğünü okuyordu. Ben ikisinin arasında kaldıkça aslında mesleğimin iki kanadını da tanıyordum: sahadaki gerçeklik ve stüdyodaki düşünce.
Pazarlama Dersi ve Sürdürülebilir Başarı Yükü
Bunu duymak büyük gururdu; ama benim için asıl zor kısım stüdyoda "kalk bakalım anlat" dendiği anda başlıyordu. Ayağa kalkar, günlerce uykusuz kalıp üzerine ter döktüğüm yapıyı birkaç cümleyle anlatmaya çalışırdım. Çoğu zaman o soyut düşünceyi somut kelimelere dökmekte zorlanır, kendi projemi bile eze büze anlatabildiğimi hissederdim.
Mucizevi taraf tam da buradaydı. Ben kendi eserimi iki kelimeyle anlatamazken, Ziya Hoca sözü alır; dakikalarca, tutkuyla, benim sessiz ahşap parçalarımın üzerinden projeyi bütün stüdyoya anlatırdı. O konuştukça ben bile sıramda oturup kendi yaptığım işe yeniden bakar, sanki onu ilk kez görüyormuş gibi hayran kalırdım.
O anlarda hayatımın en önemli ticari ve vizyoner derslerinden birini aldım: Çok iyi bir şey yapmak, dürüst malzeme kullanmak ya da sağlam bir sistem kurmak tek başına yetmez. Yaptığın işin hikâyesini de anlatabilmen gerekir. Ziya Hoca, farkında olmadan bana kendi eserimin sözcülüğünü yapmayı öğretiyordu. Tasarım ne kadar güçlüyse, onu taşıyan hikâye de o kadar güçlü olmalıydı.
Ve o stüdyo günlerinin birinde, o ahşap isimsiz maketim elindeyken bana öyle bir laf etti ki, Mustafa Abi'nin masasında geçirdiğim, masaya dokunup "yapacağım" diye kendime söz verdiğim o karanlık, umutsuz gecelerin bütün yükü bir anda omuzlarımdan kalktı. Gözümün içine bakıp o sözü söyledi:
"Çocuk, çok başarılısın... Ben senin yaşındayken bu kadar başarılı değildim."
Ziya Tanalı gibi tavizsiz bir ustadan bunu duymak, Aydınlıkevler Ticaret Lisesi’nden çıkıp gelmiş, AÖF sınavlarını sınırda geçerken enerjisini stüdyoya saklamış bir genç için alınabilecek en büyük onaylardan biriydi.
Fakat benim gibi şantiyeden, esnaflıktan ve ticaretten gelen biri için "başarılı" kelimesi yalnızca gurur veren bir övgü değildi; aynı zamanda altına imza atılmış ağır bir senetti. Ziya Hoca’dan o onayı aldıktan sonra omuzlarıma yeni bir yük bindi: sürdürülebilirlik.
O an anladım ki stüdyoda sıradan olma, geriye düşme ve tesadüfle yetinme lüksüm kalmamıştı. Bir usta tarafından "çok başarılısın" denmişti; artık bu başarının tek seferlik bir parıltı olmadığını kanıtlamalıydım. Çıtayı kendi ellerimle yukarı koymuştum. Şantiye tozu, ticaret zekâsı ve tasarım felsefesi aynı masada, benim ellerimde birleşmişti.