← Kitap Kapısı

Üç Ayaklı Sistem, İstanbul Çıkarması ve Sahaya Erken İniş

Müfredatın Hakkını Vermek: Gidilmeyen Tatiller ve 3 Aylık Mesai

Ziya Tanalı’nın ağır stüdyosunda sabahlayarak, "az ve öz" felsefesini iliklerime kadar işlemiş ve birinci sınıfı alnımın akıyla bitirmiştim. Bestekâr Sokak’tan gelen o masada dirsek çürütmüş, Mustafa Abimin "1. sınıfı sıkı tut ki, sonra rahat edesin" nasihatinin hakkını vermiştim. Temel sağlam atılmıştı; şimdi üzerine kat çıkma zamanıydı.

Sırada stajlar vardı. Çankaya Üniversitesi İç Mimarlık Bölümü’nün müfredatı, bu mesleği ayakta tutan üç güçlü sacayağına göre kurulmuştu: şantiye, atölye ve ofis. Birçok arkadaşım bu stajları mezuniyet için tamamlanması gereken bürokratik bir zorunluluk gibi görürdü. Tanıdık bir ofisten imza almak, kâğıt üzerinde bir ayı doldurmak ve sonra yaz tatiline çıkmak çoğu kişi için yeterliydi.

Benim mesleki ahlakımda ise bu kolaycılığın yeri yoktu. Üniversite hayatım boyunca klasik deniz, kum, güneş tatiline neredeyse hiç zaman ayırmadım. Arkadaşlarım yaz rehavetine girerken ben tozun, gürültünün ve betonun içindeydim. Bunun tek istisnası, Avrupa’da yedi ülkeyi kapsayan yoğun geziydi; o da benim için dinlenmeden çok, mimari dokuları ve tasarım disiplinini yerinde görme fırsatıydı. Avrupa sokakları benim için açık hava stüdyosuna dönüşmüştü.

Bu yoğun tempoda İstanbul’daki en büyük yardımcım, babamın bütün imkânlarını zorlayarak üniversite birinci sınıfta aldığı Skoda Felicia’ydı. O araba benim için yalnızca ulaşım aracı değildi; İstanbul’u keşfetmemi sağlayan özgürlüğün anahtarıydı. İTÜ Maslak’taki yurttan çıkar, Seyrantepe’deki atölyeye, oradan Levent’teki şantiyeye koştururdum. Fırsat buldukça İstanbul’un tarih kokan sokaklarına dalar, şehri bir iç mimar gözüyle zihnime kazırdım. Babamın fedakârlığı, bu büyük şehri benim için dev bir okula dönüştürdü.

O araba bazen bir öğrenci arabası, bazen küçük bir şantiye aracı, bazen de şehirle aramda kurduğum ilk bağımsız hareket alanıydı. Direksiyonuna her geçtiğimde, çocukluğumdaki Kırmızı Anadol’un kapalı kasasından ön koltuğa geçmenin devamını yaşıyor gibiydim: artık sadece taşınan biri değil, rotasını kendi çizen biriydim.

1. Ayak / Şantiye: Şişen Ayaklar ve Somutlaşan Felsefe

İlk yaz, müfredatın en sert ayağı olan şantiyeye girdim. Adres İstanbul’du: Mustafa Abimin üstlendiği, Denizbank Genel Müdürlüğü Ek Binası olan Karamancılar Plaza. Adı ek bina olsa da ölçeğiyle başlı başına büyük bir genel müdürlük yapısı gibiydi. Kaderin güzel bir denk gelişiyle, o dev şantiyede ince işleri babamın ekibi üstlenmişti.

O plazanın içinde her kata koşan bir şantiye şefi gibiydim. O günlerden zihnime kazınan en somut şey, kat kat gezerken ayaklarımın şişmesi ve bacaklarıma giren keskin ağrılardır. Gündüzün koşturmacası yetmezmiş gibi, projeyi yetiştirmek için uykusuz gece mesaileri de yapıyorduk. İşte o anlarda Ziya Hoca’nın sınıfta anlattığı soyuttan somuta geçme meselesi benim için gerçek anlamını buldu. Tasarım artık kâğıttaki çizgi değil; şişmiş ayak bilekleri, soğuk beton, alçıpan duvar ve sahada verilen kararlardı. Felsefe ile uygulama kemiklerimde birleşiyordu.

2. Ayak / Atölye ve 3. Ayak / Ofis

İkinci yaz Seyrantepe’deki atölyeye girdim. Türkiye’nin üst düzey kuaför zincirleri için özel imalatlar yapılırken talaş kokusunun, makine sesinin ve üretim ritminin içine girdim. Üçüncü yaz ise müfredatın ofis ayağındaydım. Mustafa Abimin ofisinde lüks konseptlerin kâğıda döküldüğü mutfağı gördüm. Artık bir mobilya çizerken onun atölyede hangi makineden çıkacağını, şantiyede nasıl taşınacağını ve montajda neye dönüşeceğini bilerek çiziyordum. Çizgilerim yalnızca estetik değil; rasyonel ve uygulanabilirdi.

4. Sınıf: Uzayan Okul, Erken İniş ve Bir İnisiyatif Dersi

Dördüncü sınıfın sonunda okulum uzadı ve geriye yalnızca iki dersim kaldı. Bu boşluğu babamın piyasadaki işlerini koordine ederek ve dışarıdan bağımsız projeler alarak değerlendirdim.

Ofis stajı dönemime denk gelen ve hiç unutamadığım rölöve anısı, benim için gerçek bir mezuniyet sınavıydı. Osmaniye ve Adana’daki iki ayrı projenin acilen ölçülerinin alınması gerekiyordu. Ofiste "Bu iş için oraya kim gidecek, ölçüleri kim toparlayacak?" diye konuşulurken, öğrenciliğim devam etmesine rağmen hiç tereddüt etmeden öne çıktım:

"Ben giderim. Gider, ölçüleri alırım, rölöveyi de eksiksiz çizerim."

Üstad Mustafa Abi, bana duyduğu güvenle o an onayı verdi: "Mustafa gitsin."

İstanbul’dan güneye giden otobüse bindiğimde sırtımda büyük bir güven duygusu taşıyordum. Gece yarısı otobüs memleketim Ankara’da, AŞTİ’de mola verdi. İndim, o tanıdık soğuk ayazı içime çektim. Büyük holün içinde durup etrafıma baktım. İçimden gülümsedim: "Mustafa, Ankara’dan geçiyorsun ama kalmadan, transit geçiyorsun..." Sonra kendime fısıldadım: "Döneceğim. Az kaldı." Bu bir uğrayıp geçme değil; büyük dönüşün öncesindeki sessiz işaretti.

Osmaniye ve Adana’da boş dükkânlardan içeri girdiğimde çantamda ölçü aletlerim, zihnimde ise Katlanır Sarı Cetvel’in öğrettiği o milimetrik disiplin vardı. O gün öyle bir rölöve çıkardım ki, bugün bunca yıllık tecrübeme rağmen hâlâ o çizimin netliğini hatırlarım. Bu çizim; bana duyulan güvenin, uykusuz gecelerin ve şişen ayakların kâğıt üzerindeki kanıtıydı. O rölöveyle öğrencilikten sahaya geçen eşiği aştım.

Stadyumdan Şantiyeye: İnsan Biriktirmek

Okulun o son kapısından çıktığımda cebimde yalnızca diploma beklentisi yoktu. O dört-beş yıla, birçok meslektaşımın uzun yıllarda görebileceği kadar şehir, proje, atölye ve şantiye sığdırmıştım. Sayısız sorunla karşılaşmış, çok sayıda çözüm üretmiş ve mesleğin yalnızca çizimden ibaret olmadığını sahada öğrenmiştim.

Ustasından kalfasına, işverenden tedarikçisine kadar insan ruhunun birçok rengini o şantiyelerde tanıdım. Mesleğin teknik kısmını ustalarımdan öğrenmiştim; ama insanı yönetme, zamanı okuma ve sorumluluğu taşıma sanatını o uykusuz mesailerde kazandım.

Bugün Ankara İç Mimarlık’ta çalışan stajyerler bazen "Neden hemen büyük sorumluluk vermiyorsunuz?" diye sitem eder. Onlara en başından şunu söylerim: "Önce izleyin, görün ve sistemi okuyun. Taşın altına nasıl el sokulduğunu, insanların nasıl yönetildiğini, kararın sahada nasıl sonuç verdiğini anlayın. Sonra masaya gelin ve hangi sorumluluğu alabileceğinizi siz söyleyin." Çünkü hayat, kenarda oturup görev bekleyenleri değil; fırsatı gördüğünde "Ben gider alırım" diyebilenleri büyütür. Ben de kariyerim boyunca, tıpkı Mustafa Abimin bana güvendiği gibi, sorumluluk isteyenlere alan açtım. Hata yapanlar oldu, işi zorlananlar oldu; ama benim için stajyer, yük devredeceğim biri değil, sorumluluk ateşinde pişmesi gereken müstakbel meslektaştı.

Okul bittiğinde yalnızca bir iç mimar olarak değil, insanı ve sistemi okuyan bir iş insanı olarak sahadan çıkmıştım. Katlanır Sarı Cetvel artık sadece mekânları değil, insanların dünyasını ve sorumluluğun ölçüsünü de tartmaya başlamıştı.