Hazırlık Okulu ve Karanfil Sokak’ta Mühürlenen Kardeşlik (2003–2004)
Kızılay’da Bir Kuyruk, İki Kader: 200313120 & 200313121
Katsayı engelleri, stratejik hamleler ve Ömer Faruk Hoca’nın odasında yaşanan o aydınlanma anından sonra Çankaya Üniversitesi İç Mimarlık Bölümü’nün hazırlık kayıtları için Kızılay’a, Karanfil Sokak’taki kampüs binasına geldim. Kuyruğa girdiğimde içimde gurur, kararlılık ve yeni bir dünyanın eşiğinde olmanın heyecanı vardı. O gün sıraya yalnızca akademik bir kayıt için girdiğimi sanıyordum; oysa hayat boyu sürecek bir kardeşliğin de kapısı açılıyordu.
Karanfil Sokak’ın kalabalığı, o gün bana sıradan bir kayıt günü gibi görünmedi. Bir yanda katsayı yüzünden kapısından döndüğüm hayaller, diğer yanda kendi yolumu açmış olmanın sessiz gururu vardı. Kuyrukta beklerken aslında yalnızca bir üniversiteye değil, yeni bir kimliğe kayıt yaptırdığımı hissediyordum.
Karanfil Sokak’ın o dar kaldırımlarında öğrenciler, veliler, evrak dosyaları, fotokopi telaşı ve yeni hayatına yetişmeye çalışan gençlerin heyecanı birbirine karışmıştı. Ben o kalabalığın içinde kendimi hem geç kalmış hem de tam zamanında gelmiş hissediyordum. Katsayı engeliyle kapısı yüzüme kapanan yol, bu kez başka bir kapıdan beni içeri alıyordu. O yüzden kayıt masasının önündeki her imza, benim için sadece bürokratik bir işlem değil, yıllardır zihnimde kurduğum yeni hayatın resmi başlangıcıydı.
Kuyrukta hemen arkamda bir genç duruyordu. Kıyafeti, duruşu ve özellikle ayakkabısının topuğuna basış şekliyle sıradaki diğer özel üniversite öğrencilerinden ayrılıyordu. O topuğa basış; sokağın, esnaflığın ve bizim oralara özgü rahat ama tetikte özgüveninin işaretiydi. Adı Sezai Dedeoğlu’ydu. Evraklarımız onaylandığında kaderin küçük bir oyunu gibi okul numaralarımız ardışık yazıldı: ben 200313120, Sezai 200313121.
O gün kaldırımda ve kayıt masasında yan yana gelen bu iki sayı, sıradan bir tesadüf olmaktan çıktı. Yıllarca kopmadan sürecek, krizlerde sınanacak ve bugün ikimizin de kendi alanında marka olarak yoluna devam ettiği kardeşliğin ilk resmi işareti gibi hafızama kazındı.
Farklı Sınıflar, Aynı Ruh: Yozgat ve Çankırı İttifakı
İşlemlerin bitmesini beklerken Anadolu insanının en kısa tanışma cümlesi devreye girdi. Sezai bana dönüp 'Nerelisin?' diye sordu. Ben 'Yozgatlıyım' dedim; o da 'Ben de Çankırı, Şabanözü, Mart Köyü’ndenim' diye karşılık verdi. İngilizce seviye tespit sınavı bizi farklı sınıflara ayıracaktı ama o gün kurulan bağ, sınıf farkından daha güçlüydü. Bizi birleştiren şey İngilizce seviyemiz değil; bozkırın, dükkân kültürünün ve çekirdekten yetişmişliğin ortak diliydi.
Ben ticaret lisesinin mizan disipliniyle, babamın şantiyelerinde ve bürokrasinin içinde yetişmiştim. Sezai ise babasının perde dükkânında, esnaflığın ince terazisinde, müşteriyi gözünden tanıyan bir ahilik kültürüyle yoğrulmuştu.
Ankara’nın dinamik ve zaman zaman gösterişli özel üniversite dünyasına hazırlanırken, sahadan gelen bu iki çocuk kendi güvenli alanını kısa sürede kurdu. Karanfil Sokak’ta, kantinde ve Kızılay’ın arka sokaklarında oluşan bu ittifak; Sezai’nin doğrudan, mert ve gösterişsiz duruşuyla benim ticaret lisesinden gelen sistemli bakışımın birleşmesiydi.
Bugün geriye dönüp baktığımda en büyük gururlarımdan biri şudur: Babasından devraldığı esnaf mirasını modern bir estetikle büyüterek 'Sezai Dedeoğlu Perde ve Aksesuar' markasını kuran Sezai, bugün iç mimarlar için güçlü ve profesyonel bir çözüm ortağıdır. Karanfil Sokak’ta, cebimizde pek az şey varken kurduğumuz esnaf kökenli hayallerin ete kemiğe bürünmüş halidir bu kardeşlik.
"Ticaret Koleji" ve Buzların Eridiği O An
Hazırlık okulundaki seviye tespit sınavından sonra, lise yıllarında aldığım kursların ve okuma temposunun karşılığını aldım. En üst kurdan başlamanın verdiği özgüvenle sınıfa girdim. Karşımızda, otoriter duruşu, disiplini ve vizyonuyla Çankaya Üniversitesi’nin unutulmaz hocalarından Murat Çoban vardı.
İlk ders, klasik bir tanışma seansıydı. Hoca sırayla herkesi ayağa kaldırıyor, adını ve mezun olduğu liseyi soruyordu. Sınıfta TED Ankara Koleji, Arı Koleji, Yüce Koleji, Bilkent Koleji gibi dönemin prestijli okullarından gelen öğrenciler vardı. Görünmez bir statü havası sınıfın üzerinde dolaşıyordu.
O sınıfta herkes geldiği okulun özgüvenini taşıyordu. Benim özgüvenim ise başka bir yerden geliyordu: sabah erken kalkan esnaftan, vergi dairesi kuyruğundan, şantiye tozundan, daktilo sesinden ve ailemin iflastan sonra bile eğitime verdiği o inatçı önemden. Bu yüzden kendimi küçültmeden ama gösterişe de kapılmadan o sınıfın içine yerleştirmeyi öğrendim.
Sıra bana geldiğinde ayağa kalktım. Ben vergi dairelerinin, tahakkuk fişlerinin ve daktilo tıkırtılarının okulundan geliyordum. Ortamdaki mesafeyi dağıtmak için içimden gelen küçük bir ironiyle, Murat Hoca’nın gözlerinin içine bakarak gayet ciddi bir sesle 'Aydınlıkevler Ticaret Koleji mezunuyum' dedim.
Murat Hoca bir an duraksadı. O keskin, her şeyi sezen bakışlarını üzerime dikti ve hafifçe kaşlarını çatarak sordu: "Ticaret Koleji mi var?"
İşte o an, taşı gediğine koydum. Gayet rahat ve hafif tebessüm eden bir ifadeyle: "Herkes kolej deyince, ben de öyle söyledim hocam" dedim.
Sınıfta kısa bir sessizlik oldu; ardından herkes, hatta o ciddi Murat Hoca bile gülmeye başladı. Statüyle örülmüş hava bir anda dağıldı ve yerini gerçek bir samimiyete bıraktı. Farklı okullardan, farklı şehirlerden ve farklı aile yapılarından gelen gençler o kahkahada eşitlendi. Komplekssiz duruşum ve ortamı kendi lehime çevirebilme becerim, sınıftaki yerimi daha ilk günden belirledi.
Murat Hoca ile yıllarca sürecek saygı ve muhabbet köprüsünün ilk taşı o gün atıldı. Sonrasında o bizim için yalnızca gramer anlatan bir İngilizce hocası olmadı; ders aralarında hayatı, üniversite kültürünü ve geleceği konuştuğumuz tecrübeli bir abi gibi yer etti. Bizi yalnızca bir üst sınıfa değil, üniversitenin ve hayatın gerçek düzenine hazırlıyordu.
AÖF ve Ticaret Lisesi'nin Doğal Üstünlüğü: Sınır Notu Stratejisi
Hazırlık yılı benim için yalnızca yoğun bir dil programı değildi; aynı zamanda akademik dengeyi kurduğum bir dönemdi. Bir yandan Çankaya’nın en üst kurunda eğitimimi sürdürürken, diğer yandan çift kanatlı stratejimin parçası olan Anadolu Üniversitesi İşletme sınavlarına giriyordum.
Burada önemli bir fark vardı: Birçok öğrenci kalın İşletme ve Muhasebe kitapları arasında zorlanırken, ben bu derslere çocukluğumdan beri yaşadığım bir dünyanın içinden bakıyordum. Benim amacım yüksek notlarla kendimi kanıtlamak değil; enerjimi asıl alanım olan iç mimarlığa saklarken işletme diplomasını da sistemli biçimde ilerletmekti. Bu yüzden sınavları gerekli eşiği aşacak kadar çalışarak, pragmatik ve verimli bir stratejiyle geçiyordum.
Bu şans değildi. Aydınlıkevler Ticaret Lisesi’nin müfredatı, Adnan Çelikkaya’nın bürosundaki kayıp kuruş arayışları ve babamın şantiyelerindeki hakediş hesapları bana sağlam bir altyapı kazandırmıştı. Ticaret hukuku ve işletme yönetimi benim için soyut dersler değil, içinde büyüdüğüm hayatın doğal uzantısıydı.
O günlerde Sadık Ekinci Amca’nın 'Diplomasını ver, sokağa at; o yolunu bulur' sözü kulaklarımda çınlıyordu. Evet, sokağı zaten tanıyordum. Üniversite birinci sınıfa geçmeden önce hem tasarımcı bakışa hem de işletmeci mizanına sahip olmaya hazırdım.
Yay Gerildi: Stüdyoya Giriş Eşiği
Hazırlık yılı, Sezai gibi dükkân kültüründen gelen, güvenle omuz omuza durabileceğim bir kardeşle üniversitenin geniş dünyasına girmeden önceki son hazırlık dönemiydi. Karanfil Sokak’ta başlayan basit 'Nerelisin?' diyaloğu, ileride kurulacak yapıların ve aşılacak krizlerin güçlü tanıklığına dönüşecekti.
İngilizce seviyeleri tamamlanmış, dostluklar mühürlenmiş, AÖF dersleri pragmatik bir zekâyla aşılmış ve kampüsün sosyal kodları 'Ticaret Koleji' esprisiyle çözülmüştü. Hazırlık bitmişti; sistemin bana kapattığı kapılardan geçmenin yeni bir yolunu bulmuştum.
Şimdi, çocukluğumdan beri zihnimden eksik etmediğim Katlanır Sarı Cetvel’i alıp stüdyonun o büyük çizim masasında ilk gerçek çizgimi çekme vakti gelmişti.