← Kitap Kapısı

Stratejik Mevzi ve Kaderin Muhasebesi (2000–2001)

Sistemin İlk Büyük Sınavı: Bilkent Şoku ve Katsayı Engeli

Aydınlıkevler Ticaret Lisesi’nin ağır ve gerçekçi müfredatından mezun olduğumda, yaşıtlarımdan farklı bir donanım taşıyordum. Ellerimde on parmak klavye hızı, zihnimde C++ mantığı, ruhumda ise SMMM Adnan Çelikkaya’nın bürosunda ve vergi dairelerinin kuyruklarında sınanmış ticari bir disiplin vardı. Hedefim netti: Türkiye’nin en güçlü iç mimarlık eğitimlerinden birine, Bilkent Üniversitesi İç Mimarlık bölümüne girmek.

Sınav performansım ve aldığım puan beni bu hedefin kapısına kadar getirdi. Fakat o dönem meslek lisesi mezunlarının önüne çıkan katsayı engeli, bilgiyi ve liyakati değil, diploma türünü esas alan soğuk bir duvar gibi karşıma dikildi. Pes etmedim; geçmiş yılların verilerini inceledim, kontenjan tablolarını hesapladım. Bilkent İç Mimarlık bölümünün o güne kadar kontenjanını tam doldurmadığını görüyordum. Dershanedeki hocalarım da hesabımı doğruluyor, bu puanla dışarıda kalmamın neredeyse imkânsız olduğunu söylüyordu.

Fakat hayatın hesabı bazen kâğıttaki hesapla örtüşmez. O yıl bölüm, tarihinde ilk kez kontenjanını tamamen doldurdu. Kapı, tam eşiğindeyken yüzüme kapandı. Puanım yetmesine rağmen açıkta kalmıştım. Aile içinde alternatifler konuşulduğunda Kıbrıs seçeneği masaya geldi; fakat babam Coşkun Erciyas net bir tavır koydu: 'Kıbrıs’a gitmek yok.'

Çift Kanatlı Strateji ve Aydınlıkevler’den Gelen Sadakat

Bilkent şoku ve Kıbrıs vetosu karşısında köşeme çekilmek bana uygun değildi. Mevcut sistem beni boşta bırakıyorsa, ben de kendi alternatif sistemimi kurardım. Vakit kaybetmeden Anadolu Üniversitesi İşletme bölümüne kaydoldum. Bu, bürokrasiye ve gelecekteki ticari hayata karşı kurduğum mali zırhtı. Bir yandan dershane kamplarında katsayı engelini aşmak için çalışıyor, diğer yandan yazları şantiyelerde hakediş düzenleyerek sahadan kopmuyordum.

İşte o çetin yılların, o zorlu ve belirsiz mücadelelerin bana kattığı en büyük sermaye sadece akademik bilgi veya ticari tecrübe olmadı; aynı zamanda ömürlük, sarsılmaz dostluklar kazandım. Lise yıllarında Aydınlıkevler'in o disiplinli sıralarını paylaştığım sınıf arkadaşım Mehmet Erdoğan, o günlerde kurduğumuz güven bağını, omuz omuza verdiğimiz mücadeleyi bugüne kadar taşıyan en değerli isimlerden biridir. Ben iç mimarlığı seçip hayatıma yepyeni bir vizyon çizerken, Mehmet o lisede öğrendiğimiz ticari disiplini sürdürdü ve yolundan hiç sapmadı. Yıllar sonra ilk şirketimi kurduğum günden bugüne kadar; sadece benim kurduğum bu büyük ticari yapının değil, benim referansımla çevremdeki pek çok dostumun da mali müşaviri olarak her mizanımızda, her bilançomuzda onun imzası ve güvencesi vardır. Ticaret lisesinin bize öğrettiği o ortak dil, o nizam ve sadakat; iş hayatımın ve yakın çevremin mali omurgasını oluşturan en sarsılmaz bağ oldu.

"Gerçek" Üniversiteli Olma Tutkusu ve Mehmet Abi Dokunuşu

O buhranlı yılda, lise döneminde BELTEK kurslarında temelini attığım sosyal çevrem sayesinde Gazi Üniversitesi civarında üniversiteli dostlarımla vakit geçiriyordum. Onların vize haftası telaşlarını, amfi sohbetlerini, geleceğe dair vizyonlarını dinlerken içimde yanan tek bir ateş, tek bir hırs vardı: "Benim de onlar gibi o kampüslere ait olmam, o havayı soluyan 'gerçek' bir üniversiteli olmam gerekiyor." Bu hırsla yanıp tutuşurken, bir gün dershane dönüşü mahalleden tanıdığım, dürüstlüğüne saygı duyduğum ve o dönem Çankaya Üniversitesi’nin muhasebe biriminde çalışan Mehmet Abi ile karşılaştım.

Ayaküstü sohbet ederken içimdeki sıkışmışlığı, katsayı engelini ve iç mimarlık hayalimi Mehmet Abi’ye anlattım. Beni dikkatle dinledi ve birden hayatımın yönünü değiştiren yolu gösterdi: 'Neden üzülüyorsun? Gel bizim üniversiteye, yetenek sınavıyla girersin.' O ana kadar katsayıyı aşabilecek böyle bir kapının, yetenek sınavı gibi bir imkânın farkında değildim.

Vakit kaybetmedik. Mehmet Abi beni Çankaya Üniversitesi’ne götürdü ve dönemin İç Mimarlık Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ömer Faruk Uğurlu ile tanıştırdı. Karşımda koca bir akademisyen vardı; benim gibi katsayı mağduru, yoldan gelmiş bir gence zaman ayırıp ayırmayacağından emin değildim. Fakat Ömer Faruk Hoca beni geçiştirmedi; büyük bir nezaketle makamında karşısına oturttu.

O gün Mehmet Abi bana yalnızca bir okul adresi göstermedi; katsayı duvarının arkasında hâlâ açılabilecek bir kapı olduğunu gösterdi. Çankaya Üniversitesi’nin kapısından içeri girerken içimde hem ticaret lisesinden gelen hesapçı bir dikkat hem de yıllardır bastırılmış gerçek üniversiteli olma arzusu vardı. Ömer Faruk Hoca’nın karşısına oturduğumda, bu arzunun ilk kez ciddiye alındığını hissettim.

Gözlerinin içi gülerek söze girdiğinde bana ilk kurduğu cümle şu oldu: "Ben Mersin'deyken..."

O an henüz bilmiyordum ama ileride öğrencisi olduğumda anlayacaktım: Ömer Faruk Hoca’nın 'Ben Mersin’deyken...' diye başlayan hikâyeleri, onun anlatım dünyasının en sıcak kapılarından biriydi. O gün işini gücünü bırakıp bana iç mimarlığın ne olduğunu, bir mekânın ruhunun nasıl kurulabileceğini uzun uzun anlattı.

Dürüst olmak gerekirse, o yaşın ve ticaret lisesi geçmişimin verdiği düz mantıkla anlattıklarının çoğunu tam kavrayamıyordum. Benim dünyam o güne kadar rakamlara, mizanlara ve algoritmalara yaslanmıştı; mekânın ruhu ya da tasarımın dili gibi kavramlar zihnimde henüz soyut duruyordu.

Fakat insan hafızası bazen duyduğu şeyi hemen değil, zamanı gelince açar. O gün Hoca’nın sözleri ruhumun derin bir köşesine kaydoldu. Yıllar sonra bir şantiyede, uykusuz bir stüdyo gecesinde ya da zor bir tasarım kararının eşiğinde o kelimeler yeniden karşıma çıkacak ve anlamını o zaman bulacaktı. Ömer Faruk Hoca o gün yalnızca mesleği anlatmadı; ileride idrak edeceğim büyük vizyonun tohumlarını sessizce zihnime bıraktı.

İnsan hafızası gizli bir arşiv gibidir. Bazı cümleler o gün anlaşılmaz; ama yıllar sonra bir proje masasının başında, bir müşteriyle konuşurken ya da bir şantiyede karar vermek zorunda kaldığınızda dosyasından çıkar ve size yön gösterir. Ömer Faruk Hoca’nın o gün anlattıkları da benim için böyle bir arşiv kaydı oldu.

O güne kadar sokakta, ticarette, stajda ve bürokraside pek çok insanla aynı masaya oturmuştum. Ama kendi makamında, karşısındaki genç adayı ciddiye alıp dinleyen ilk büyük akademik figürüm Ömer Faruk Hoca oldu. O görüşme benim için sıradan bir bilgilendirme değil, mesleğe ilk kabul töreniydi. O odadan çıkarken rotam kesinleşmişti: sistemin kapattığı kapıyı yeteneğimle açacaktım.

Yetenek Sınavı: Bir "Hesap Uzmanı"nın Derecesi

Yetenek sınavı benim için yalnızca bir okula giriş testi değil, varoluş sınavıydı. Sınav salonunda güzel sanatlar lisesi mezunları, yıllardır kara kalem çalışan ve resim kurslarında dirsek çürüten adaylar vardı. Ben ise ticaret lisesinin daktilo tıkırtısından, vergi dairesi kuyruklarından ve hesap planlarından çıkıp gelmiştim. Ama içimde, çocukken sallanan masanın ayağının altına kâğıt sıkıştırdığım günden beri var olan mekânsal denge ve detay çözme sezgisi vardı.

Sonuçlar açıklandığında beklenmedik ama bana göre çok anlamlı bir tablo ortaya çıktı. Ticaret lisesi çıkışlı, hayatı rakamlarla ve muhasebe fişleriyle geçmiş o genç adam, yüzlerce adayın arasından sıyrılıp dereceyle bölüme yerleşmişti. Bu sonuç, analitik zekâ ile estetik sezginin birbirine rakip değil, doğru birleştiğinde güçlü bir tasarım karakteri oluşturduğunun ilk resmî kanıtıydı.

Bir Çınarın Hükmü: Sadık Ekinci ve "Sokak" İcazeti

Sınavı dereceyle kazanmış ve zor görünen kapıyı açmıştım. Yine de babam Coşkun Bey, oğlunun bu yeni meslek tercihinden tam emin olmak istiyor, ticaret lisesinden iç mimarlığa geçiş kararını bir bilene danışmak istiyordu. Beni akrabamız olan, TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’nın saygın üyelerinden Sadık Ekinci’nin yanına götürdü.

Sadık Amca bizi dinledikten sonra beni dikkatle süzdü. Gözlerimdeki kararlılığı ve ne istediğini bilen duruşumu fark etti. Babamın kaygılarını anladı ama bendeki yön duygusunu görünce hayatım boyunca kulağımdan silinmeyen o cümleyi kurdu:

"Diplomasını eline ver, sonra sokağa at! Gerisine karışma Coşkun; o yolunu bulur."

Bu söz yalnızca bir üniversite onayı değildi; sokağı, piyasayı ve meslek örgütü kültürünü bilen bir büyüğün verdiği güven beyanıydı. Sadık Amca bununla da kalmadı; üniversitenin ilk taksidini kendi cebinden ödeyerek bu yola çıkışıma somut destek verdi. TMMOB kültürüyle ve meslek dayanışmasıyla ilk gayriresmî temasım, onun bana duyduğu bu güvenle başladı.

Aileden gelen destek, Mehmet Erdoğan gibi lise dostluklarının oluşturduğu güven ve içimdeki sistemi aşma inancıyla; ticaretin soğuk disiplininden tasarımın renkli stüdyosuna uzanan köprü kurulmuştu. Artık o köprüden geçme vaktiydi.