← Kitap Kapısı

Aydınlıkevler Ticaret Lisesi ve Sistemin Ticari Omurgası (Lise Yılları)

Ticaretin Akademisi: Bir Liseden Fazlası

Hayatımı yalnızca hayaller üzerine değil; sistemler, rakamlar, nizam ve ayakları yere basan stratejiler üzerine kurma kararlılığım beni Aydınlıkevler Ticaret Lisesi’nin kapısına getirdi. Dışarıdan sıradan bir lise gibi görünebilirdi; fakat içeri girdiğinizde ticareti, hukuku, muhasebeyi ve kurumsal hayatı erken yaşta ciddiyetle öğreten güçlü bir okul düzeniyle karşılaşırdınız.

Bizim müfredatımız, yaşıtlarımızın gündelik okul temposundan çok daha farklıydı. Genel Muhasebe, Bilgisayarlı Muhasebe, Ticaret Hukuku, Ekonomi, Finansman ve Dış Ticaret İşlemleri yalnızca sınav geçmek için ezberlenen dersler değildi; şirketlerin nasıl ayakta kaldığını, krizin nasıl okunduğunu ve hukukun ticareti nasıl koruduğunu anlatan gerçek hayat şemalarıydı.

Genel Muhasebe, Bilgisayarlı Muhasebe, Ticaret Hukuku, Ekonomi, Finansman ve Dış Ticaret İşlemleri gibi dersler, o yaşta bana bir şirketin yalnızca para kazanarak değil; kayıt, belge, sözleşme, yükümlülük ve dengeyle ayakta kalabileceğini gösterdi. Bu yüzden ticareti romantik bir cesaret alanı değil, doğru tutulması gereken ciddi bir yapı gibi okumaya başladım.

Daktilografi Efsanesi ve Şantiyenin Dijital Sağ Kolu

Aydınlıkevler’in en keskin ve hatasızlık isteyen derslerinden biri Daktilografi’ydi. Ortaokulda muhtarlık kayıtlarını dijitale aktarırken kazandığım klavye hızı, burada büyük bir avantaja dönüştü. Sınıftaki daktilo seslerinin arasında benimki ayrı bir ritimle duyulur; sınavlarda hız ve hatasızlık benim için doğal bir refleks haline gelirdi.

Bu on parmak hızı yalnızca okul başarısı değildi; babam Coşkun Erciyas’ın işlerinde kullandığım ilk ciddi üretim aracına dönüştü. Babam akşamları şantiyenin yorgunluğuyla eve gelir, cebinden elle yazılmış, karalanmış, notlarla dolu kâğıtlar çıkarırdı. Ben o dağınık şantiye notlarını bilgisayar başında düzenli, anlaşılır ve kurumsal teklif dosyalarına çevirirdim.

Bu, benim ilk kurumsal sunum ve düzenleme çalışmamdı. Şantiyenin kaba, tozlu ve yorucu gerçeğini masanın üzerinde okunabilir, ikna edici ve temiz bir dosyaya dönüştürmek, ileride büyük projelerde ve sözleşme süreçlerinde kullanacağım titiz sunum dilinin ilk provasıydı.

Dijital Mimarlık: Kodlardan Görsel Vizyona

Lise yıllarında öğrenme iştahım okulun zorlu müfredatıyla sınırlı kalmadı. Sistemi yalnızca yönetmek veya anlamak değil, onu en küçük hücresine kadar kurmak istiyordum. Bu nedenle Gazi Üniversitesi ve Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği BELTEK kurslarına, ayrıca farklı özel eğitimlere yazıldım. O yaşta aldığım çok sayıdaki sertifika, çok yönlü çalışma disiplinimin ilk profesyonel işaretleriydi.

Dijital dünyanın mutfağına temelinden girdim: Visual Basic, C ve C++ öğrendim. Çoğu insan için ekranda akan karmaşık komutlardan ibaret görünen bu diller, benim için problemi parçalara ayırma, ihtimalleri hesaplama ve görünmeyen bir yapının statiğini kurma disiplinidir. Bu algoritmik bakışı Microsoft Office, özellikle de Excel bilgisiyle birleştirdiğimde, muhasebe ve finans bilgisinin dijital karşılığını da kurmaya başlamıştım.

Kod yazmak benim için ekrana komut dizmekten çok daha fazlasıydı. Eğer/O zaman mantığını yanlış kurarsanız, görünmeyen binanın statiği bozulur; en küçük ihmal bütün sistemi aksatır. Sonradan proje, teklif, ekip ve üretim yönetiminde kurduğum disiplinin arkasında, o yıllarda algoritma mantığından öğrendiğim bu soğuk ama dürüst yapı vardır.

Fakat zihnim yalnızca sayılarla ve kodlarla yetinmiyordu. Photoshop ve web tasarımıyla dijital estetiği, fotoğrafçılıkla ışığı ve kadrajı, diksiyon eğitimleriyle de anlatma gücünü geliştirdim. Böylece teknik hesapla görsel sezgiyi, muhasebe disipliniyle tasarım duyusunu aynı potada birleştiren bir altyapı oluşmaya başladı.

Erken Üniversite Hayatı, BELTEK ve Sosyal Sermaye

BELTEK’in ücretsiz olması, öğrenmeye aç bir genç için büyük bir imkândı. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir belediye kursu gibi görülebilirdi; fakat o derslerde Gazi Üniversitesi’nin değerli hocalarıyla aynı ortamda bulunmak, benim için lise çağında erken bir üniversite deneyimiydi.

Bu kurslar yalnızca sertifika aldığım yerler olmadı; benden yaşça büyük üniversite öğrencileriyle, farklı şehirlerden gelen insanlarla ve akademik ortamla erken tanıştığım sosyal bir alan oldu. Henüz lise sıralarındayken üniversitenin tartışmacı, özgür ve entelektüel havasını solumak beni hızlı biçimde olgunlaştırdı.

Donanımı Tamamlamak: Sahaya Hazırlanan Bir Genç

Lise son sınıfta hayat tempom sıradan bir öğrencinin sınırlarını aşmıştı. Hafta içi yalnızca iki gün okula gidiyor, cumartesi dâhil dört gün staja koşuyor; akşamları ve hafta sonları da kurslara devam ediyordum.

Boşa harcanacak zamanım olmadığını hissediyordum. Karşımda iş dünyası, bürokrasi ve piyasanın sert gerçekleri vardı. O alana adım atmadan önce bilgi birikimimin, teknik donanımımın ve çalışma disiplinimin sağlam olması gerektiğini çok erken kavramıştım.

Staj Dönemi: Sahada Bürokrasi ve Piyasanın Röntgeni

SMMM Adnan Çelikkaya’nın bürosunda yaptığım staj, teorik bilgilerin piyasayla buluştuğu yerdi. Stajım yalnızca masa başında evrak düzenlemekten ibaret değildi; büro bir merkezdi ama asıl öğrenme alanı Ankara’nın sokakları, vergi daireleri, SSK binaları ve müşteri ofisleriydi.

Ankara’nın dört bir yanındaki müşterileri ziyaret eder, şirketlerin faturalarını ve resmi evraklarını toplardım. Toplanan evraklar büroda işlenir, ardından tahakkuk fişleriyle vergi dairelerinin, SSK binalarının ve belediyelerin yolunu tutardım. O kuyruklarda beklemek, bir şirketin devlete, çalışanına ve kendi düzenine karşı sorumluluğunu sahada öğrenmek demekti.

Sonra o evraklarla vergi dairelerinin, SSK binalarının ve belediyelerin kuyruklarında beklerdim. Bir imzanın, bir tahakkuk fişinin ve zamanında yatırılan bir primin bir şirket için ne anlama geldiğini masa başında değil, o kalabalık koridorlarda yaşayarak öğrendim. Piyasanın röntgeni yalnızca bilançoda değil, o vezne önlerinde de çekilir.

Devlet bürokrasisinin nasıl işlediğini, bir imzanın ve bir tahakkuk fişinin ne anlama geldiğini o dönem yaşayarak öğrendim. Elimden geçen dosyalarla şirketlerin cirolarını okuyor, paranın resmî sisteme nasıl aktığını görüyordum. Bir sözleşmenin yalnızca kâğıt değil, ticari ahlakın ve sistemin taşıyıcı kolonu olduğunu ilk kez orada idrak ettim.

Tek Düzen Hesap Planı ve "Mizan" Disiplini

Tek Düzen Hesap Planı benim için yalnızca muhasebecilerin kullandığı teknik bir rehber değildi; hayatın pek çok alanına uyarlanabilecek güçlü bir düzen felsefesiydi. 100 Kasa, 102 Bankalar, 120 Alıcılar diye ilerleyen hesap planı, her hareketin bir karşılığı olması gerektiğini gösteren kusursuz bir sistem haritasıydı.

Benim için o dönemin, o lisenin ve sahadaki stajın bana bıraktığı en büyük miras, en sarsılmaz öğreti ise tek bir kelimede gizliydi: "Mizan".

Muhasebede mizan; borç ve alacağın, girenle çıkanın kuruşu kuruşuna birbirini tutmasıdır. Eğer mizan tutmuyorsa sistemde bir açık, hata veya kaçak vardır. Staj bürosunda kayıp bir kuruşu ararken edindiğim o dikkat, bugün projelerdeki sıfır hata arayışımın temel taşlarından biridir.

O yaşlarda bunun yalnızca muhasebe defterlerine ait bir kural olmadığını sezmiştim. Bir işin de, bir ilişkinin de, bir projenin de görünmeyen bir mizana ihtiyacı vardır. Verilen sözle yapılan iş, alınan parayla teslim edilen emek, çizilen proje ile sahada çıkan sonuç birbirini tutmuyorsa, orada mutlaka yeniden ölçülmesi gereken bir açık vardır. Yıllar sonra iç mimarlık ofisimi kurarken tekliften sözleşmeye, sözleşmeden üretime kadar her adımı bu yüzden bir mizan mantığıyla düşünmeye başladım.

Şantiyenin tozu, vergi dairesi kuyrukları, C++’ın algoritmik mantığı, Photoshop’un estetik dengesi ve Aydınlıkevler Ticaret Lisesi’nin mizan disiplini aynı potada birleşti. Bugünkü iş ahlakımın ve Sistem Kuran İç Mimar kimliğimin omurgası, lise yıllarında böyle oluştu.