Prefabrik Akademi ve Bürokrasinin Mührü (Ortaokul Yılları)
Efsane Muhtar Ahmet Erciyas ve Mahalle Sistemi
İjlal Öğretmen’in attığı o sağlam temelin ardından ortaokul yıllarımda uzun ve isyankâr otobüs yolculukları geride kalmıştı. Artık evimize daha yakın okullarda okuyordum. Fakat benim asıl eğitimim, okul zili çaldıktan sonra başlıyordu: asfalttan prefabrik bir yapıya, mahalle hayatının tam kalbine doğru attığım adımlarla.
Ortaokul boyunca okuldan arta kalan zamanlarımın yeni adresi, mahallemizin 'Efsane Muhtarı' amcam Ahmet Erciyas’ın mütevazı prefabrik muhtarlık bürosuydu. Burası yalnızca resmi evrakların hazırlandığı küçük bir devlet dairesi değildi; koca bir mahallenin ihtiyacının, derdinin, sevincinin ve bürokrasiyle kurduğu ilişkinin kâğıda döküldüğü gerçek bir Hayat Akademisi’ydi.
Mühür Sesi ve İç Mimarlığın İlk Tohumları: Çeyiz Senedi
O daracık prefabrik yapının içinde, devletin en ciddi evraklarını hazırlarken bazen önüme çok daha insani ve mekânsal bir sorumluluk gelirdi: çeyiz senedi. O yıllarda çeyiz senedi yalnızca eşyaların listelendiği bir belge değildi; kurulacak yeni bir yuvanın ilk düzeni, ilk mekân tarifi, ilk aidiyet kaydıydı. Ortaokul yaşlarımda, henüz iç mimarlığın teknik karşılığını bilmesem de insanların yaşayacağı yuvaların eşya düzenini, değerini ve hatırasını kâğıda geçiriyordum.
Bugün bir evi, bir ofisi ya da bir restoranı tasarlarken yaptığım işin kökünde o çeyiz senetlerinin izi vardır. Çünkü bir mekân yalnızca mobilyalarla kurulmaz; ona yüklenen değer, aidiyet ve hatıra duygusuyla tamamlanır. O prefabrik büroda insanların yuva kurma heyecanına bastığım mühür, ileride imza atacağım projelerin ruhuna düşen ilk yuva tasarımı notuydu.
Liderlerin Buluşma Noktası: Rıfat Songür ve Bisikletten Gelen Vizyon
O prefabrik büro, resmi işlerin görüldüğü bir yer olmanın ötesinde, çocukluk çevremizin doğal buluşma noktasıydı. Arkadaş halkamız görünmez bir çekimle Rıfat Songür ve benim etrafımızda toplanırdı. İkimizde de kimsenin öğretmediği bir düzen kurma, organize etme ve sorumluluk alma refleksi vardı. Bizi birbirimize bağlayan şey de tam olarak buydu.
Bugün başarısına, ticari zekâsına ve vizyonuna saygı duyduğum kadim dostum Rıfat, o yıllarda Ayvalı’daki evinden çıkar, dik yokuşları ve uzun yolları küçük bisikletiyle aşarak yanıma gelirdi. O yokuşları tırmanırken gösterdiği azim, ileride iş dünyasında sergileyeceği direncin erken işaretlerinden biriydi. Onun nizam ve intizama, mühürlü masadaki devlet disiplinine duyduğu ilgi benimkinden eksik değildi.
Bugün kurduğu sanayi ve lojistik ağına baktığımda, prefabrik büronun önüne bisikletini park edip nefes nefese içeri giren o çocuğun izini hâlâ görürüm. Biz o büronun etrafında yalnızca çocukluğumuzu yaşamadık; birbirimizin çalışma ahlakını, cesaretini ve gelecek tasavvurunu besleyerek ileride kuracağımız yapıların ilk harcını orada kardık.
Dijital Devrim ve Nokta Vuruşlu Yazıcının Sesi
Ortaokul yaşlarımda teknolojiye duyduğum merak, o küçük büroyu mahallemizin ilk dijital karargâhlarından birine dönüştürdü. Birçok resmi kurum hâlâ daktilo düzeniyle ilerlerken, biz kişisel bilgisayarın sunduğu imkânlarla muhtarlık işlerini hızlandırmaya başlamıştık.
Yaklaşık 20.000 nüfuslu bir mahallenin klasörler dolusu kaydını, sararmış kâğıtlardan alıp bilgisayar ortamına aktarmak kolay bir iş değildi. Ama o emek sayesinde saatler süren el yazısı ve tekrar yükü azaldı; istenen evraklar çok daha hızlı hazırlanabilir hale geldi. Nokta vuruşlu yazıcının ritmik sesi, benim hafızamda eski bir sistemin verimliliğe dönüşme anının mekanik müziği olarak kaldı.
O güne kadar evrakları elle doldurmaktan, tükenmez kalemle tekrar tekrar yazı yazmaktan parmaklarımız yorulurdu. Bilgisayara aktarılan her kayıt, yalnızca bir veri satırı değil, mahallenin hafızasından koparılıp daha hızlı, daha düzenli ve daha erişilebilir bir sisteme taşınan küçük bir parçaydı. Nokta vuruşlu yazıcının o mekanik sesi, eski düzenin yeni bir ritme kavuştuğunu haber veren bir zafer müziği gibiydi.
Protokolün İçinde Bir Çocuk ve Sosyal Vicdan
Amcam Ahmet Erciyas’ın itibarı ve o küçük büroda kurulan düzen, prefabriği yalnızca mahallelinin değil, Ankara’daki birçok makam sahibinin de uğradığı bir yere dönüştürmüştü. Kaymakamlar, valiler, belediye başkanları ve hayırseverler o kapıdan içeri girerdi. Ben ortaokul yaşlarımda bir yandan çay taşır, bir yandan da nokta vuruşlu yazıcıdan çıkan resmi evrakların düzenine tanıklık ederdim.
Benim için en değerli anlar, o makamların sunduğu imkânların gerçek ihtiyaç sahipleriyle buluştuğu anlardı. Yardımların mahallede kime, nasıl ve hangi öncelikle ulaştırıldığını görmek, bana sistemin yalnızca kâğıt üzerinde değil, insan hayatına dokunduğu yerde anlam kazandığını öğretti. Bugün özgüvenimin ve sosyal sorumluluk anlayışımın köklerinden biri o mühür kokulu masadır.
Valilerin, belediye başkanlarının ve hayırsever insanların sunduğu imkânların mahallede kimin kapısına nasıl ulaştığını görmek, bana yönetimin yalnızca imza ve mühürden ibaret olmadığını öğretti. Bir sistemin kıymeti, dosyada doğru görünmesinden çok, ihtiyaç sahibi bir insanın hayatına gerçekten temas ettiği anda anlaşılır.
Geleceğin Yönetim Kadrosu ve Mahalle Maçları
O günler bana, Bir Sistem Kuran İç Mimar’ın yalnızca kâğıtlar ve projeler üzerinde değil, hayatın tam içinde olması gerektiğini öğretti. Muhtarlığın önündeki boş alan bizim stadyumumuzdu. Maçın en heyecanlı anında oyun durur, amcam seslenir; ter içinde içeri girer, bir komşunun acil evrakını hazırlar, mühür basılırken soluklanır ve sonra yeniden oyuna dönerdim.
Mahallede neredeyse herkes beni tanırdı. Bu tanınırlık bana erken yaşta hem sorumluluk hem de güven duygusu verdi. Bugün bir projeyi yönetirken sahip olduğum halkın içinden gelen disiplin, o muhtarlık binasının tozlu ön bahçesinde, mühür sesiyle çocuk sesinin birbirine karıştığı o günlerde mayalandı.