← Kitap Kapısı

Yıkıntıların Ortasındaki Fırsat ve İlk İsyan (1994–1995)

Dördüncü Sınıfın Sonu ve Kapanan Kepenkler

Hayatın ve ticaretin sert kuralı, en beklemediğimiz anda kapımızı çaldı. Her yükselişin ardında yapıyı sınayan bir deprem, her güvenli görünen düzenin altında test edilmesi gereken bir temel vardır.

İlkokul dördüncü sınıfın sonuna gelmiştik. Yaşıtlarım yaz tatili hayalleri kurarken bizim dünyamızda daha soğuk ve ağır bir rüzgâr esmeye başlamıştı. Yıl 1994’tü. Türkiye ekonomisini sarsan büyük kriz, Ankara’nın ticari damarlarından biri olan Rüzgarlı Sokak’tan geçip Erciyas Ticaret’in omuzlarına da bindi.

Piyasalar kilitlendi, inşaatlar durdu, çekler karşılıksız kaldı, verilen sözlerin gücü zayıfladı. Bir ömürlük emekle, kardeşlerin sırt sırta vererek kurduğu o sistem, ekonomik dalganın altında kaldı. O yaşta anlamını tam bilmediğim “iflas” kelimesi, çocuk dünyamızın ortasına düştü.

Babamlar dükkânları kapatmak zorunda kaldılar. Erciyas Ticaret’in kapısına kilit vuruldu. Tabelalar inerken yalnızca bir iş yeri kapanmıyor; bizim çocukluk neşemizin, Kırmızı Anadol yolculuklarının ve caddenin güvenli düzeninin de bir dönemi kapanıyordu.

Kapalı Oda: Yıkılmış Bir İmparatorluğun Müzesi

İflasın soğuk yüzü, Rüzgarlı’nın ağırlığını getirip Yükseltepe’deki mütevazı evimizin içine bıraktı. Dükkânlar boşaltılırken büyük makam masası ve yılların emeğini taşıyan cilt cilt evraklar evimizdeki boş bir odaya yığıldı. Koca bir Erciyas Ticaret, sanki dört duvar arasına sıkıştırılmıştı.

O oda birkaç yıl boyunca öylece kaldı. İçerideki makam masası, üzerine artık yeni projeler konmayan sessiz bir anıt gibiydi. Dağ gibi yığılmış evraklar, kapanan bir dönemin yazılı hafızasını taşıyordu. Her gün o kapının önünden geçerken, o sessizlik bir çocuğun zihninde kelimelerden daha güçlü yankılanıyordu.

Eğri Masa ve İlk Restorasyon

Birkaç yıl sonra o oda boşaltıldı ve yıkılmış bir düzenin sembolü olan büyük makam masası, iç mimarlık bölümüne başlayana kadar benim çalışma masam oldu. Fakat masa eve geldiğinde dengesini kaybetmişti; sallanıyordu.

Ben o gün, sallanan ayağın altına küçücük bir kâğıt parçasını katlayıp sıkıştırdım. Masa durdu. Dengesi yerine geldi. O anda ilk kez şunu hissettim: temel eğriyse üzerine koyduğunuz hiçbir şey, ne kadar görkemli görünürse görünsün, tam anlamıyla düz duramaz. O küçük kâğıt parçası, benim hayattaki ilk restorasyon müdahalemdi.

Mesele yalnızca masayı düzeltmek değildi. O masanın başında çalıştıkça, altımdaki sarsılmış mirası yeniden ayağa kaldırma isteği içimde büyüdü. Her ders, her çizim, her gece çalışması bana geçmişin yıkıntısını değil, geleceğin inşasını hatırlattı. Masa artık bir mağlubiyet hatırası değil, sessiz bir başlangıç alanıydı.

Dağılan Kumpanya ve Yalnızlık

Yaz bitti ve zaman kendi acımasız matematiğini işletmeye devam etti. Ben beşinci sınıfa geçiyordum. O yıl yalnızca dükkân kapanmamış; Kırmızı Anadol’un kasasında birlikte yolculuk ettiğim kuzenlerim de mezun olup gitmişti. Kardeşim Fatih de artık yanımda değildi.

Sarsıntılı ama umutlu çocukluk kumpanyası dağılmıştı. Krizin ortasında, dağılan o dünyadan geriye tek başıma ben kalmış gibi hissediyordum.

"Yapamazsın" Kelimesi ve İlk Büyük İsyan

Ailem, değişen şartlar nedeniyle eğitimime mahallemizdeki Şehit Kubilay İlkokulu’nda devam etmemi uygun gördü. Mantıklı olan buydu. Ama ben yıkılan sistemin altında kalmayı reddettim. Ailemin karşısına geçtim ve eski okuluma tek başıma gidebileceğimi söyledim.

“Ben tek başıma otobüsle eski okuluma gidebilirim,” dedim.

Günlerce itiraz ettim, direndim. On yaşındaki bir çocuk olarak onlara aslında şunu söylüyordum: Ben artık kendi yolumu bulmak istiyorum. Ailem, tek başıma o yola düşmemin tehlikelerini düşünerek karşı çıktı ve o kısa ama etkisi büyük kelimeyi söyledi: “Yapamazsın.”

İşte o an iç mimar ruhu ilk kez konuştu: “Yaparım.” Sonunda inadım galip geldi. O otobüse tek başıma bindim ve kendi yolumu, yalnız ama kararlı biçimde çizmeye başladım. Bana söylenen “yapamazsın” kelimesi, ileride kuracağım sistemlerin güçlü yakıtlarından biri oldu.

Tavandaki Düğme ve Katlanır Sarı Cetvel

Bana “yapamazsın” diyenlere rağmen bindiğim o EGO otobüsünde, ilk gün aşmam gereken çok basit ama benim için büyük bir engelle karşılaştım: ineceğim durağa yaklaşınca basmam gereken “Duracak” düğmesi. Otobüsün tavanındaydı ve benim boyum yetmiyordu. Uzanmaya çalıştım, olmadı. O düğme, sanki dış dünyanın bana tepeden bakan “ulaşamazsın” cümlesi gibi orada duruyordu. İlk gün inebilmek için birinden yardım istemek zorunda kaldım. Bu, kendi yolunu çizmek isteyen bir çocuk için ağır bir histi.

O akşam eve döndüğümde bir çözüm bulmam gerektiğini biliyordum. Evdeki eşyaların, babamların iflastan geriye kalan alet çantalarının arasına baktım ve onu gördüm: yıllarca inşaatlarda ölçü almış, ustaların elinde çalışmış, Erciyas Ticaret’in yükselişine tanıklık etmiş ahşap katlanır sarı cetvel. Onu elime aldığımda yalnızca bir ölçü aleti tutmuyordum; ailemin inşa iradesinden kalmış küçük ama anlamlı bir parçaya dokunuyordum.

Ertesi sabah o emektar cetveli çantama koydum. Otobüse bindiğimde artık çaresiz değildim. Durağa yaklaştığımızda çantamdan cetveli çıkardım; boğumlarını tek tek açtım. Her “tık” sesiyle uzadı, sertleşti ve tavandaki düğmeye ulaşacak kadar yükseldi. Ucunu düğmeye dokundurdum. Duracak ışığı yandı. O gün boyumun yetmediği yere bir araçla, akılla ve kararlılıkla ulaşabileceğimi öğrendim.

O an keşfettim: insanın sınırı, yalnızca bedeninin bittiği yerde bitmez. Aklının, iradesinin ve kurduğu araçların uzandığı yere kadar genişler. Boyun yetmediğinde ölçünü uzatırsın; iraden yetmediğinde sistem kurarsın. O gün elimde tuttuğum şey yalnızca ahşap bir cetvel değildi; gelecekte hayatımı kurarken kullanacağım iç ölçünün ilk biçimiydi.

Bir Ustalık Eseri Olarak Mezuniyet: İjlal Horzum

Sarı cetvelle bastığım o düğmelerin sonunda beni hayatımdaki ilk büyük usta bekliyordu: ilkokul öğretmenim İjlal Horzum.

İjlal Öğretmen, temelimi atan gizli iç mimardı. Bizim sınıf onun meslek hayatındaki ustalık eserlerinden biriydi; çünkü bizi mezun ettikten sonra emekli oldu. Bizler, bir eğitimcinin yıllar içinde biriktirdiği tecrübenin olgun dönemine denk gelmiştik.

Ailemin iflas ettiği, çocukluk düzenimizin dağıldığı günlerde, o otobüse binip onun sınıfına varabilmem benim için yalnızca okula gitmek değildi. İjlal Öğretmen’in verdiği sağlam temel olmasaydı, hayatın sonraki fırtınalarında bu kadar dirençli kalamazdım. Onunla tamamlanan ilkokul yolculuğu, bir insanın inşasında da sağlam temel gerektiğini öğretti.

İlkokul mezuniyet yıllığımda geleceğe dair hevesli bir not vardı: “Bilgisayar mühendisi olmak istiyorum.” O yaşlarda zihnimi en çok bilgisayarlar ve teknoloji meşgul ediyordu. İç mimarlık kelimesi henüz hayatımın merkezine yerleşmemişti belki; ama aradığım şey aynıydı: ister algoritmayla ister ahşapla olsun, sıfırdan çalışan bir sistem kurmak.

Sarı cetvel çantama girmişti bir kere. Artık önümde yalnızca yeni okullar değil; teknoloji, tasarım ve sistem kurma hayaliyle inşa edeceğim uzun bir yol vardı.