← Kitap Kapısı

Temel – İlkokul Şantiyesi ve Kırmızı Anadol (1990–1994)

Kırmızı Anadol ve İlkokul Şantiyesi

Pek çok kişi iç mimarlığın ve tasarımın üniversite stüdyolarında, beyaz rulo kâğıtların başında başladığını sanır. Benim meslekle, malzemeyle ve insanla tanışmam ise çok daha erken oldu: ilkokul birinci sınıfta; hırdavat kutularının, inşaat malzemelerinin, ticaret telaşının ve aile emeğinin tam ortasında. Bir yapının fırtınalara direnmesi için temeli ne kadar derine iniyorsa, benim bu mesleğe uzanan köklerim de o kadar eskiye, çocukluk yıllarıma iner.

O yıllarda evimiz Yükseltepe’deydi. Annem, babam, amcalarım ve yengelerimle birlikte kalabalık, çalışkan ve birbirine omuz veren bir aile düzeninin içindeydik. Büyüklerimizin çoğu eğitim hayatını erken bırakmak zorunda kalmıştı; fakat eğitimin eksikliğinin ne demek olduğunu hayatın içinde, şantiyelerde ve dükkânlarda yaşayarak öğrenmişlerdi. Belki kendileri o merdivenleri çıkamamışlardı ama bizim temelimizin daha sağlam atılması için büyük fedakârlık göstermeye kararlıydılar. Bu yüzden kaydım, kilometrelerce uzaktaki Emek Mahallesi’nde bulunan Hamdullah Suphi İlkokulu’na yaptırıldı. O okul yolu, benim için yalnızca bir ulaşım mesafesi değil, hayatın ilk uzun koridoruydu.

Benim için okul, zilin çalmasıyla başlayan ve tebeşir kokusuyla biten kapalı bir dünya değildi. Günümüz, Yükseltepe’nin sabah ayazında, sokak lambaları daha sönmeden evden çıkmakla başlardı. Okuldan sonra dükkâna geçer, akşam kepenkler indikten sonra aynı uzun yolu yorgun ama öğrenmiş bir çocuk olarak geri dönerdik. Üstümüz başımız filmlerdeki gibi abartılı biçimde toz içinde kalmazdı belki; ama yolun, dükkânın, metalin, boyanın ve emeğin kokusu mutlaka üzerimize sinerdi.

Dışarıdan bakıldığında üstümüz başımız her zaman abartılı biçimde toz toprak içinde kalmazdı; ama uzun yolların yorgunluğu, dükkânın tinerle karışık ağır metal kokusu ve hırdavat raflarının sert disiplini üzerimize mutlaka sinerdi. Çocuk aklımla bunu bir yük gibi değil, günün sonunda üzerimde taşıdığım görünmez bir meslek kokusu gibi algılardım.

O sabah ve akşam yolculuklarının zihnimde en belirgin simgesi Kırmızı Anadol’du. Penceresiz, kapalı ve kutu gibi bir kasası vardı. Ben, kardeşlerim ve kuzenlerimle birlikte o kasaya doluşur; iyi bir okulda okuyabilmek uğruna sarsıla sarsıla o uzun yolu giderdik. Dışarıyı göremezdik ama o karanlık kasanın içinde kendi küçük dünyamızı kurardık. Bugün dönüp baktığımda anlıyorum: o dar alanda birbirimize tutunarak geçirdiğimiz yolculuklar, ileride zor zamanlarda sırt sırta durmayı öğreneceğim omuzdaşlığın ilk provalarıymış.

Bu yorucu günlerin içinde çocuk ruhumuzu aydınlatan küçük ama unutulmaz bir mola da vardı. Bazen akşam dönüşlerinde Kırmızı Anadol’un rotası hafifçe değişir, Atatürk Orman Çiftliği’ne uğrardık. AOÇ’de yediğimiz o dondurma bizim için yalnızca bir tatlı değildi; sabah karanlığından akşam yorgunluğuna uzanan günün sonunda hayattan alınmış sade, temiz ve çocukça bir ödüldü.

O dondurmanın tadı sadece şekerden ibaret değildi; sabahın karanlığında başlayan, okul, dükkân ve yol arasında uzayan bir günün sonunda hayattan alınan küçük ama gerçek bir ödüldü. Bugün hâlâ iyi tasarlanmış bir mekânda aradığım şey biraz da odur: yorgunluğu unutturan, insanın içini ferahlatan ve bütün koşturmanın anlamını bir anlığına toparlayan o sade karşılık.

Nadiren de olsa o kapalı kasadan çıkıp şoför mahalline, ön koltuğa oturma fırsatı bulurdum. İşte o an dünya benim için genişlerdi. Camdan yolu izler, kendime “günün rengini” seçer ve yolculuk boyunca o renkteki arabaları sayardım. Kırmızı, beyaz, mavi… Kalabalığın içinden bir düzen seçmek, karmaşanın içinde bir sınıflandırma kurmak ve zihnimde küçük bir sistem işletmek daha o yaşlarda başlamıştı.

Fakat benim iradem yalnızca ön koltukta oturup araba saymakla yetinecek türden değildi. İlkokul birinci sınıftaydım ve Kırmızı Anadol’u alıp okula tek başıma gitme hayali zihnime yerleşmişti. Arkada sarsılan bir yolcu olmak bana yetmiyor; direksiyonun başına geçmek istiyordum. Günlerce, haftalarca bunu kafamda kurdum. Çocuk aklımla ilk büyük projemi planlıyor, her adımı içimde tekrar ediyordum.

Bir sabah evdeki rutin hareketliliğin içinden sessizce sıyrıldım. Vestiyerden anahtarı aldım ve dışarı çıktım. Hedefim belliydi: O Kırmızı Anadol’u çalıştıracak, kendi yolumu kendim aşacaktım. Boyum pedallara zor yetişiyordu ama kararlılığım büyüktü. Kontağı çevirdiğim ve araba hareket ettiği an hissettiğim o saf mutluluğu bugün bile unutmam. Hayallerimin ilk kez yol almaya başladığını sandığım o saniyeler, biraz sonra büyük bir kazaya dönüşecekti.

Bulunduğumuz kottan yaklaşık 7-8 metre aşağıda kalan komşu bahçesine uçtum. Araba hurdaya dönmüş, camlar tuzla buz olmuştu. Her şey saniyeler içinde olup bitmişti; buna rağmen ben neredeyse hiçbir şey olmamış gibi enkazın içinden çıktım. Saçlarımın arasına cam parçaları dolmuştu ama burnum bile kanamamıştı. Mahalleli gürültüyle dışarı koşarken ben sessizce eve girdim, odama geçtim, elbise dolabının içine saklandım ve orada uyuyakaldım.

Bugün o sahneye baktığımda şunu görüyorum: Sisteme kafa tutmak her zaman pürüzsüz olmaz. Bazen en büyük cesaret, en kötü hesaplanmış hamleyle birleşir ve insanı metrelerce aşağıya savurur. Ama o kazadan sağ çıkmam, çocuk zihnime derin bir işaret bıraktı: Kendi yoluna çıkmaktan korkma; hata da yapsan, çakılsan da, ayağa kalkmayı öğrenebilirsin.

Caddenin Akademisi: Erciyas Ticaret ve Emek Mahallesi

İlkokuldaki dört yılım, Emek Mahallesi’nin kendine özgü dokusu içinde, okul kapısı ile tam karşısındaki Erciyas Ticaret arasında geçti. Burası benim için caddenin akademisiydi. Bir tarafta okul bahçesinden taşan çocuk sesleri, diğer tarafta raflardan süzülen tiner, metal ve hırdavat kokusu vardı. Caddenin bir yanı çocukluğu ve teorik eğitimi, diğer yanı üretmeyi ve hayatın pratik gerçeklerini temsil ediyordu. Ben bu iki dünyanın arasında büyüdüm.

Bazen babamla, bazen amcamla küçük şantiyelere giderdim. Bu şantiyeler benim ilk uygulamalı stüdyolarımdı. Bir mekâna girildiğinde neye bakılır, ustayla nasıl konuşulur, rafta duran cansız malzeme insan eliyle nasıl işe dönüşür; bunları izleyerek öğrendim. Yaşıtlarımın adını bile bilmediği malzemeleri taşırken, boyanın ve tinerin üretimi hatırlatan keskin kokusu hafızama kazındı.

Gün içindeki en büyük sosyal alanım ise caddedeki esnafların arasıydı. Yan dükkândaki Fotoğrafçı Mahmut abi ve bitişikteki Tüpçü Erdoğan abi, bu akademinin iki ayrı hocası gibiydi. Bir tarafta fotoğrafın ışığı, kadrajı ve sabrı; diğer tarafta tüplerin beton zeminde bıraktığı ağır metal sesi vardı. Aynı sokakta hem estetiği hem gücü, hem sessiz dikkati hem de fiziksel emeği görüyordum.

Fotoğrafçılık o yaşlarda meraklı zihnimin ilk büyük tutkularından biri oldu. Mahmut abinin yanında vizörden bakmayı, ışığı ve gölgeyi bir çerçevenin içine almayı izlerdim. Bazen karanlık odaya geçer, film banyolarını seyrederdim. Boş bir kâğıdın üzerinde görüntünün yavaş yavaş belirmesi, benim için bir şeyi yokluktan var etmenin en sade hâllerinden biriydi.

Mahmut abinin karanlık odasındaki sessizlikle Erdoğan abinin dükkânından gelen ağır metal sesleri aynı caddenin iki ayrı diliydi. Bir yanda görüntünün sabırla belirmesini izliyordum, diğer yanda fiziki gücün yere vuran yankısını duyuyordum. Estetikle ağırlığın, ışıkla metalin, sabırla emeğin aynı sokakta yan yana durabileceğini çocuk yaşta orada öğrendim.

Sözün senetten kıymetli sayıldığı o yılların esnaf kültürü, içime erken yaşta işledi. Dürüstlük, söz namusu, alın teri ve işin hakkını verme gibi kavramları kitaplardan önce o caddede öğrendim. Bugün meslekte liyakat, söz ve dürüstlük üzerinde bu kadar durmamın köklerinden biri, o çocukluk akademisidir.

Zirve Tutkusu ve Sert İniş: Kiraz Ağacı (1994 Yazı)

Kırmızı Anadol kazasından neredeyse yara almadan çıkan o çocuk, hayatın her zaman aynı cömertlikle davranmayacağını ilkokul dördüncü sınıfın sıcak bir yaz gününde öğrenecekti.

Evimizin yan bahçesinde gökyüzüne doğru yükselen büyük bir kiraz ağacı vardı. Bizim için o ağaç bir oyun alanından fazlasıydı; cesaretimizi ölçtüğümüz küçük bir zirveydi. Karakterim ikincilikle yetinmeye yatkın değildi. En yüksek dal varsa oraya çıkmalıydım. Her dalı bir basamak gibi görerek tırmandım ve ağacın tepesine ulaştım.

Tam o anda hayatın en sade statik kuralıyla karşılaştım: taşıyabileceğinden fazla yüklenen her yapı kırılır.

Bastığım ince dal çatırdadı ve ben zirveden aşağıya düştüm. Bu kez Kırmızı Anadol’daki mucize tekrarlanmadı. Toprağa çarptığımda kafam yarılmış, kolum ve bacağım ciddi biçimde zarar görmüştü. Aylarca alçı, sargı ve dikişlerle yatağa bağlı kaldım. Yaşıtlarım dışarıda koşarken ben odamda acıyla, sabırla ve beklemeyle tanıştım. O yaz yalnızca kemiklerimin kaynamasını değil, düşmenin ardından yeniden ayağa kalkmayı da öğrendim.

Ben alçılar içinde iyileşmeyi beklerken, ailemin ticari düzeni de kriz nedeniyle ağır bir sınavdan geçiyordu. Fiziksel olarak ayağa kalktığımda artık yalnızca büyümüş bir çocuk değildim; iradem de kemiklerimle birlikte sertleşmişti.

Henüz bilmiyordum ama ailemin üzerine çok daha büyük bir enkaz çökmek üzereydi. Ben kendi bedenimdeki kırıkları toparlarken, 1994 krizinin kasırgası Rüzgarlı Sokak’tan geçecek; bereketli günlerin yerini sessizlik alacak, Erciyas tabelaları birer birer inecekti. Bir sistem çökecek, fakat o yıkıntının içinden her şeyi yeniden ve daha bilinçli kurmaya çalışan çocuk doğacaktı.